Düşündüren Hikayeler

 

Dünyanın yedi harikası
Bir grup öğrenciden dünyanın yedi harikasının neler olduğunu düşündükleri konusunda bir liste yapmaları istenir... Aralarında anlaşmazlıklar çıkmasına rağmen en fazla oyu şunlar alır: Mısır’ın piramitleri, Tac Mahal, Büyük Kanyon, Panama Kanalı, Empire State Binası, St. Peter Bazilikası,
Çin Seddi...
Öğretmen sessizce duran bir kız öğrencisinin henüz kağıdını vermemiş olduğunu fark eder... Sonra öğrencisine kendi hazırladığı liste ile ilgili bir problem olup olmadığını sorar... Öğrenci, “O kadar çok şey var ki, bir türlü karar veremiyorum” der... Öğretmen, “Peki söyle bakalım senin listende neler var, belki biz sana yardımcı olabiliriz” deyince, kız öğrenci önce duraksar ve sonra okumaya başlar: “Bence dünyanın yedi harikası; görmek, duymak, dokunmak, tatmak, hissetmek, gülmek ve sevmek!”
Bu sıralamadan sonra yapılan ikinci oylamada dünyasının yedi harikası, bu kız öğrencinin saydıkları  seçilir..
Adına dost derler
Hani vardır ya her yerde, hissetmek istersin onun varlığını...
Hani hep yanı başınızdaymış sanırsın; ismini söylersin dalgınlıkla, her an berabersinizdir...
Yanında olduğunu unutuverirsin bir andan sonra ... Ama üzüldüğünde o sımsıcacık kollarını açar sana, sarılırsın, ağlarsın omzunda doya doya...
Senin sorununu kendi sorunu gibi benimser, bir kolun bir bacağın olur adeta ayrılmak istesen de koparıp atamazsın...
Bir türlü sevindiğinde ise senden fazla mutluluk duyar...
O senin için farklıdır bütün insanlardan, tabii sende onun için...
Aranızdaki sevginin bitmesine izin vermezsiniz, kimse bozamaz aranızı, kimse araya girmeye dahi cesaret edemez...
Ne zaman yardıma, ne zaman insana, ne zaman dosta ihtiyacınız olsa hep yanınızda bulursunuz...
Beraber gülüp, beraber ağlarsınız...
İşte; bunun adına DOST derler...
Yaşama dair dersler
Bugünümüzü çalan iki hırsız var; geçmişe ilişkin pişmanlıklarımız ve geleceğe ilişkin kaygılarımız...
Bu iki hırsız bugünümüzü alıp götürür... Yaşamaya kıyamayıp geleceğe attığımız yaşantılarımız (Bugünlerimiz) gün gelir, yaşanmadan geçmişte kalır... İçinde bulunduğumuz anı yeterince yaşayamadığımız zaman, geleceği hakkıyla yaşama şansımız azalır...
Çünkü Her şeyi biriktirebilirsiniz, ama zamanı biriktiremezsiniz, kendiniziz de biriktiremezsiniz...
Öyleyse, yaşanmadan ertelenmiş günleri ileride yaşama ihtimalimiz yoktur...
Bugün ne varsa yarın tarih olacaktır; tarih olmadan onların kıymetini bilmekte keyif vardır...
Geçmiş bu an artık yoktur; gelecek ise henüz yoktur...
Eğer sürekli yas içindeyseniz geçmiş sizi kontrol ediyor demektir; sürekli korkuyorsanız gelecek sizi kontrol ediyor demektir; eğer üzüntüyle ve korkuyla başa çıkmışsanız, bugününüzü kontrol edebilir, geleceğinizi planlayabilirsiniz...
 
Kendime söz veriyorum
Aklımın dinginliğini hiçbir şeyin bozmasına izin vermeyecek kadar güçlü olmaya...
Karşılaştığım herkesle sağlık, mutluluk ve başarıdan söz etmeye... Tüm arkadaşlarımın kendilerini değerli hissetmelerini sağlamaya... Her şeyin aydınlık yüzüne bakmaya ve iyimserliğimin gerçeğe dönüşmesine çabalamaya.... Yalnız en iyiyi düşünmeye, yalnız en iyi için çalışmaya ve en iyiyi beklemeye... Başkalarının başarısından kendiminki kadar coşku duymaya ...
Geçmişin yanlışlarını unutmaya ve gelecekte daha büyük başarılara ulaşmak için var gücümle çalışmaya...  Her zaman neşeli bir yüz ifadesine sahip olup, selamladığım  her canlı varlığa gülümsemeye...  Kendimi geliştirmeye, başkalarını eleştirmemeye...
Kaygılanmayacak kadar yüreğim geniş, kızgınlığa kapılmayacak kadar yüce, bozguna uğramayacak kadar güçlü ve üzüntüye kapılmayacak kadar mutlu olmaya  SÖZ VERİYORUM...  
Bulunmaz kaynana
Aşçılığıyla ün yapmış yaşlı bir kadın, akşam yemeğine gelecek olan oğlu ve yeni gelini için mutfağa kapanmış, yemek yapıyordu... Aynı akşam yemeğe eski bir aile dostu da davetliydi...
Beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında çok şaşırtıcı bir durumla karşılaştılar...
Yaşlı kadının o gece yaptığı yemekler değme oburların bile iştahını kapatacak kadar berbattı...
Tatlılar un kokuyordu, patatesler yanmıştı, köfteler ise neredeyse hiç pişmemişti...
Oğlu, yeni gelini ve aile dostu, kadıncağıza durumu fark ettirmemek için ellerinden geleni yaptılarsa da, yemek sırasında pek iştahlı göründükleri söylenemezdi...
Nihayet yemek bitti ve yeni evli çift, annelerinin ellerini öperek evlerine gittiler...
Aile dostları, yaşlı kadına, “Senin harika bir aşçı olduğunu adım gibi biliyorum...
Bana söyler misin, bu geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence ya hastasın, ya da bir sorunun var” dedi...
Yaşlı kadın gülümseyerek cevap verdi:
—Hayır, hiçbir şeyim yok... Kasten yaptım... Bu yemekten sonra oğlum asla ikide bir annesinin yemeklerini hatırlatıp karısının kalbini kırmayacak!...
Külfetsiz kazanç
Bir gülümseme, bir şeye mal olmaz, bir külfeti yoktur, fakat insana çok şey kazandırır...
Gülümseme, iç dünyamızın güzelliklerinin dışa yansımasıdır...
Gülen kimse, başkalarına ikramda bulunuyor demektir...
Vereni fakirleştirmeden,  alanı zenginleştiren bir güce sahiptir gülümseme...
Hiç kimse gülümseme olmadan, ona ihtiyaç duymadan yaşayacak kadar zengin değildir, kuvvetli değildir...
Sevginin, insan olmanın anahtarıdır gülümseme...
Beden dili
Bir kaç yüzyıl önce Papa bütün Yahudilerin Roma'yı terk etmeleri gerektiğine karar verir.
Doğal olarak Yahudi toplumundan büyük bir  tepki gelir.
Bunun üzerine, Papa ile Yahudi toplumundan önde gelen birisiyle karşılıklı dini bir müzakere yapmalarını önerir. Yahudiler kazanırsa kalacaklar, Papa kazanırsa gidecekler. Yahudiler çaresiz kabul eder ve  temsilci olarak Moiz'i seçerler. Ancak Moiz'in Papa ile aynı dili konuşamaması nedeniyle  müzakere de konuşmak yerine sadece işaret dilinin kullanılması teklif  edilir.
Papa da kabul eder.  1. Müzakere günü geldiğinde iki taraf karşılıklı yerlerini alırlar ve  karşılıklı olarak bir süre bakıştıktan sonra Papa elini kaldırarak 3 parmağını gösterir. Buna karşılık Moiz tek parmağını kaldırır.
2. Papa parmaklarını sallayarak başının etrafında çevirir. Moiz ise parmağıyla yeri işaret ederek oturduğu yeri gösterir.  3. Papa yanındaki çantadan bir parça ekmek ve şarap çıkartınca Moiz de bir elma çıkartır. Bunun üzerine Papa ayağa kalkarak "Ben pes ediyorum, Yahudiler  kalabilirler" der.  Müzakere sonrasında Papa'nın etrafına toplanan kardinaller Papa'ya ne olduğunu sorduklarında Papa; 1. Ben önce 3 parmağımı gösterip Kutsal Üçlüyü işaret ettim. Buna  karşılık o bana tek parmağını gösterip her iki dinin de tek Tanrı’yı tanıdığını söyledi.  2. Ben parmaklarımı sallayıp başımın etrafında çevirerek  Tanrı’nın  bizim etrafımızda olduğunu gösterdiğimde o da oturduğu yeri işaret  ederek Tanrı’nın onların durduğu yerde de olduğunu işaret etti. 3. Ben kutsal ekmek ve şarap çıkartıp Tanrı’nın bizim günahlarımızı  bağışladığını göstermek istediğim zaman da hemen bir elma çıkartıp bana  ilk günahı hatırlattı.  Herifin her şeye bir cevabı var. Ne yapabilirdim ki?" Ayni sırada Yahudi cemaati de Moiz'in etrafını sarmış ona nasıl  başardığını soruyorlardı, Moiz; 1. "Önce bana 3 parmağını gösterip 3 gün içinde burayı terk etmemizi  istedi. Ben de ona bir tekimizin bile ayrılmayacağımızı söyledim. 2. Sonra bütün şehrin Yahudilerden temizleneceğini söyledi. Ben de,  hiç bir yere gitmeyip olduğumuz yerde kalacağımızı söyledim"  3. "Sonra ne oldu?" diye kalabalık heyecanla sormuş. "Valla, sonrasını  ben de pek anlamadım. Adam biraz hiddetlendi ve öğle yemeğini çıkarttı. Bunun üzerine ben de benimkini çıkarttım. Hepsi bu!..
 
İNSANLARIN NE KONUŞTUĞU DEĞİL NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR.
 HZ. MEVLANA DA ŞÖYLE DER: NE KADAR BİLİRSEN BİL,
SÖYLEYECEKLERİN  KARŞINDAKİNİN ANLAYABİLECEĞİ KADARIYLA SINIRLIDIR.”
Korkuyor
İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için
Sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini
Sevilmeye layık görmediği için
Düşünmekten korkuyor,
Sorumluluk getireceği için
Konuşmaktan korkuyor
Eleştirilmekten korktuğu için
Duygularını ifade etmekten korkuyor
Reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor,
Dünyaya iyi bir şey vermediği için
Ve ölmekten korkuyor
Aslında yaşamayı bilmediği için.
Cesur ol !
Değilsen bile öyle davran
Kimse aradaki farkı anlayamaz
Siz hangisisiniz?
Havuç, Yumurta, Kahve....... Siz hangisisiniz?
Bir baba ile kızı dertleşiyorlardı. Kızı hayatında çok sıkıntı yaşadığından ve bunlarla nasıl baş edeceğini bilemediğini söylemiş babasına. Hatta sorunlar ardı arkasına devam ediyormuş hayatında. Babası kızını dinlemiş, dinlemiş ve "Gel, sana bir şey göstereceğim!" diye kızını mutfağa götürmüş.
Baba ünlü bir aşçı imiş. Ocağa 3 tane eşit büyüklükte kap koymuş, üçüne de eşit su koymuş ve üçünün de altını aynı miktarda yakmış.
Ve birinci kaba bir havuç, diğerine bir adet yumurta, diğerine ise de bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş.
Ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Masaya iki tane tabak ve bir tane boş bardak koymuş ve ilk önce haşlanmış havucu alıp bir tabağa koymuş. Daha sonra artık epey pişmiş olan yumurtayı alıp bir tabağa koymuş. En sonunda da artık suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü olan kahveyi de alıp bir bardağa boşaltmış.
Kızına şu soruyu sormuş: "Kızım ne görüyorsun?"
Kızı demiş ki: "Havuç, yumurta ve kahve." Kızını elinden tutup masaya yaklaştırıp daha yakından bakmasını ve hissetmesini istemiş.
Kızı demiş ki: "Ne görüyorum. Haşlanmış yumuşak bir havuç (Bunu yaparken çatalı havuca batırmış ve yumuşaklığını hissetmiş), artık pişmekten içi katılaşmış bir yumurta (yumurtayı eline almış, hatta bir tarafından masaya vurup, çatlatmış ve içini görmüş) ve bir bardak kahve. (Biraz içmiş)
"Hatta tadı oldukça iyi""
"Baba, bunu niçin bana gösteriyorsun?" diye sormuş. "Bak demiş, hepsi aynı şekil kapta, aynı sıcaklıkta, aynı dakikada pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdiler.
Havuç ilk başta sertti, güçlü idi. Ama kaynatılınca yumuşadı hatta güçsüzleşti. Yumurta çok kırılgandı, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi, ama kaynatılınca içi sertleşti, hatta katılaştı. Bir avuç çekilmemiş kahve ise yine sertti, hepsi birbirine benziyordu, ama ısıtılınca ne oldu, bu kahve çekirdekleri, ısındılar, gevşediler ve içinde oldukları suya yayıldılar. Koku yaydılar, tat yaydılar ve suyu eşsiz tatta bir kahveye çevirdiler."
"Kızım sen hangisisin? diye sordu adam. Zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl tepki gösteriyorsun?
Sen havuç musun, yumurta mısın, yoksa kahve misin?
Siz hangisisiniz? Havuç gibi sert bir kişi misiniz, ama sorunlar yaşayınca yumuşuyor ve güçsüzleşiyor musunuz?

Yumurta gibi içi yumuşak, her an kırılabilir bir kişi misiniz? Sorunlar karşısında (ölüm, ayrılık, krizler, vs. ), güçleniyor ve sertleşiyor musunuz?
Yoksa bir kahve çekirdeği gibi misiniz? Kahve sıcak suyu değiştirir, hatta suyun sıcaklığı en üst dereceye çıktığında, en lezzetli kahve ortamı hazır olur. Lezzet maksimuma ulaşır. Eğer sen bu kahve çekirdeği gibi isen, çevrende ne kadar sorun olursa olsun, bunları olumluya çevirebilirsin. Çevrene güzel tatlar, duygular katarsın. Kendini ve çevreni daha iyi yapmak için çalışırsın.
Siz hangisisiniz?
Zorluklardan gelen başarı
Okyanusun dibinde yatan bir istiridye, su üzerinden akıp geçsin diye kabuğunu açmış. Su içinden geçerken, solungaçları yiyecekleri toplayıp midesine gönderiyormuş. Aniden, yakındaki bir balık, bir kuyruk darbesiyle kum ve çamur fırtınası yaratmış. İstiridye de kumdan nefret edermiş; zira kum öylesine pürüzlüymüş, kabuğunun içine bir kum tanesi kaçsa son derece rahatsız olurmuş. İstiridye derhal kabuğunu kapatmış; sert ve pürüzlü bir kum taneciği içeri girip, iç derisi ile kabuğu arasına yerleşmiş.
Aman Allah’ım, şu kum tanesi istiridyeyi ne de çok rahatsız ediyormuş. Ama, kabuğunun içini kaplaması için kendine verilmiş olan salgı hücresini derhal çalıştırarak, minik kum tanesinin üstünü kaplamaya başlamış; ta ki, nefis, parlak ve düzgün bir örtü oluşuna kadar... İstiridye yıllar yılı minik kum taneciğinin üstüne katlar eklemeğe devam etmiş ve sonunda müthiş, güzel, parlak ve son derece değerli bir inci oluşmuş.
Bazen karşılaştığımız problemler bu kum taneciğine benzer, bizi rahatsız ederler ve niye bizi bu derece eziyet çektirip asabileştirdiklerine şaşarız; fakat azmin getirdiği cesaret ve kuvvetle, sorunlarımızın ve zayıflıklarımızın üstesinden geliriz. Daha alçakgönüllü, dualarımızda daha ısrarlı, çevremizdekilere daha yakın, aha akıllı ve sorunlarımıza karşı daha dayanıklı hale geliriz. Gizli bir gücün yardımı ile birden yaşamınızdaki pürüzlü kum tanecikleri, size kuvvet ve güç veren değerli incilere dönüşür ve birçoğumuza ümit ve ilham kaynağı oluştururlar.     
Yankı
“Bir adam ve oğlu ormanda yürüyorlardı. Aniden çocuk düştü ve şiddetli bir acı içinde bağırdı: “Ahhhh!” Hemen sonra dağdan gelen “Ahhhh” sesi onu şaşırttı. Merak içinde “Kimsiniz?” diye haykırdı. Fakat sadece “Kisiniz?” cevabını aldı. Bu cevap onu kızdırmıştı. Bu kızgınlık içinde tekrar bağırdı: “Siz bir korkaksınız!”, ve ses cevap verdi: “Siz bir korkaksınız!” Babasına baktı ve sordu: “Bu olanlar nedir?” “Oğlum” dedi adam, “Kulak ver, dikkat et şimdi!” Sonra baba bağırdı: “Ben sana hayranım”  Baba bağırmaya devam etti: “Sen harikasın!” ve ses cevap verdi: “Ben sana hayranım”, “Sen harikasın!”.
 Çocuk şaşkındı fakat halen ne olup bittiğini anlamamıştı. Baba durumu açıkladı: “İnsanlar bu durumu “yankı” diye isimlendirirler, fakat bu durum tam anlamıyla hayatın kendisidir. Hayat daima senin ona verdiğini sana geri  verir! Hayat senin eylemlerinin bir aynasıdır. Eğer sen daha fazla sevgi istersen, daha fazla sevgi ver! Eğer daha fazla nezaket istersen, daha fazla nezaket ver! Eğer daha fazla anlayış ve saygı istiyorsan, daha fazla anlayış ve  saygı ver! Eğer sen insanların sana karşı daha saygılı ve sabırlı olmasını istiyorsan, daha fazla saygı ve sabır göster! Doğanın bu kuralı bizim hayatımızın her cephesinde söz konusudur.
Güçlükler mutluluk kaynağı
Bir çiftçi Tanrıyı ziyarete gelmiş ve şöylesine meydan okumuş:
“Ey Tanrı; dünyayı da sen yarattın. Peki, güzel anladık. Ama tarımın a-b-c’sini bilmezsin, çünkü çiftçi değilsin. Bir tek patates bile yetiştiremezsin. Uzun sözün kısası Tanrılığına rağmen benden öğrenecek bir şeyin var.”
Tanrı büyük bir alçakgönüllülükle sormuş:
“Bana ne öneriyorsun? Tavsiyen nedir?”
“Bir yıl süreyle beni aksiliklerden koru. Sonunda evrende hiç yoksulluk kalmadığını göreceksin.”
Tanrı, çiftçiye bir yıl süre tanımış. Çiftçinin koşulları çok ağırmış. Fırtına olmayacak, yağmur yağmayacak, tohumları yiyen böcekler olmayacak, şiddetli rüzgarlar esmeyecek...Uyumlu, düzenli, sorundan yoksun bir yıl olacak...
Yıl sonunda başaklar öylesine uzamış ki, çiftçi çok sevinmiş. Güneş istemiş, Tanrı güneşi de emrine pervane etmiş. Yağmur istemiş; anında yağmur yağmış. Kesilmesini istediğinde ise gökyüzü kurumuş. Ürün bolluğu açısından mucizevi bir yıl yaşanmış.
Ne var ki yalnızca nicelik açısından mucizevi...
Çiftçi Tanrıya kasılarak şunları söylemiş:
“Onca bol ürün yetiştirdik ki, insanoğlu on yıl süreyle hiç çalışmasa bile, dünya üzerinde hiç açlık olmayacak bundan böyle.”
 
Ama mahsul biçildiğinde, ürünlerin kof olduğu anlaşılmış...
İçlerinde bir tek arpa, bir tek buğday tanesi yokmuş...
Çiftçi şaşkın Tanrıya sormuş:
“Ne oldu? Aksilik nerede? Nerede yanıldım?”
“Çok basit...” diye yanıtlamış Tanrı;
“Mücadeleyi engelledin. Hiç sürtüşme yoktu. Tüm kötülüklerden, güçlüklerden arındırdın mahsulü. Bu nedenle kısır kaldı. Doğada her etkenin bir rolü vardır. Güçlük çekmeden meyve alınmaz. Fırtına, gök gürültüsü, sağanak, şimşek de gereklidir. Ürünün ruhunu, özünü dingin tutarlar.”
 
Meselenin anlamı çok derindir. Sürekli mutlu...mutlu... mutluysan, mutluluk anlamını yitirir. Beyaz bir duvarın üstüne, bembeyaz bir tebeşirle yazı yazmak yararsızdır. Ne kadar yazsan kimse bir şey okuyamaz.
Gece; gündüz kadar gereklidir. Acı, üzüntü dolu günler; mutluluk, sevinç dolu günler kadar vazgeçilmezdir. İşte bu gerçeği kavramak da bilinçlenmektir. O zaman soru sual biter. Yaşantının ritmidir bu. Çelişki ve ikilemleri kavramaktır. Yani yaşantının sırrını çözmektir. Eşyanın değeri kalmaz. Mutsuzluk bile bu aşamaya varmış kişide ışık saçar. Üzüntünün bu türü düşmanın değil, dostundur. Onu gerekli ve gidici bir arkadaş gibi sevgiyle taşı. İleri tarihteki bir mutluluğun habercisi olarak kabullen sıkıntıyı.....
Aksi taktirde yok olur, erir bitersin!....
Hayata bakış acısı
Bir gün Avrupa’nın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablo belli ki oldukça pahalıdır. Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile  mağazaya gider. Şanslıdır tablo hala satılmamıştır. İçeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve
-“Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum. Tüm param bu kadar.” Der. Ressam bir süre düşündükten sonra resmi paketler ve satar. Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar. Mağazada adamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar:
-“Sen ne yaptın, o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın?”
Adam cevap verir:
-“Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim....”
Kurabiye hırsızı
Bir kadın havaalanında bekliyordu. Uçağının kalkmasına epeyce zaman vardı. Havaalanındaki kitapçıdan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp kendisine oturacak bir yer buldu.
Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, bir ara yanında oturan adamın oldukça cüretkar şekilde aralarındaki paketten birer birer kurabiye aldığını gördü ama görmezlikten geldi. Bir yandan kitabını okurken, bir yandan da saatine bakıyordu. “Kurabiye hırsızı” bu arada kurabiyeleri yavaş yavaş tüketiyordu. Kadının kulağı saatin tik taklarındaydı ama bunlar sinirlenmesini engelleyemiyordu. Kendi kendine düşünüyordu: “Kibar bir insan olmasam şu adamın gözlerini morartırdım.” Ama kurabiyeye her uzandığında adam da elini uzatıyordu.
Sonunda pakette tek kurabiye kalınca kendi kendine, “Bakalım şimdi ne yapacak?” dedi. Adam yüzünde asabi bir gülümsemeyle son kurabiyeye uzandı, kurabiyeyi ikiye böldü. Yarısını ağzına atarken, diğer yarısını kadına verdi. Kadın, kurabiyeyi adamın elinden “kapar gibi” aldı. “Aman Tanrım, ne cüretkar ve kaba bir adam. Teşekkür bile etmiyor.” dedi içinden. Hayatında bu kadar sinirlendiğini hatırlamıyordu. 
Uçağı anons edilince derin bir nefes aldı. Eşyalarını topladı ve çıkış kapısına yöneldi. “Kurabiye hırsızı”na bakmadı bile. Uçağına bindi ve rahat koltuğuna oturdu. Sonra bitmek üzere olduğu kitabını almak üzere elini çantasına uzattı.
Gözleri şaşkınlık içinde açıldı. Bir paket kurabiye çantasının içinde duruyordu. Çaresizlik içinde inledi, “Bunlar benim kurabiyelerimse, ötekiler de onundu ve kurabiyelerini benimle paylaştı.”
Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle. Kaba ve cüretkar olan “Kurabiye hırsızı” kendisiydi. (Valerie Cox)
Hayat, başkalarını suçlamadan önce kendimize dönüp bakmamız gereken yerdir.
Göldeki su
Hintli bir yaşlı usta çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde yaşlı usta  ona bir avuç tuzu bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı. “Tadı nasıl” diye soran yaşlı adama öfkeye “acı” diye cevap verdi.
Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp gölden su içmesini söyledi.
Söyleneni yapan çırak ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:
“Tadı nasıl?”
“Ferahlatıcı” diye cevap verdi genç çırak.
“Tuzun tadını aldın mı?” diye sordu yaşlı adam, “hayır” diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:
“Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının şiddeti neyin içine konulduğuna bağlıdır.”
“Acın olduğunda yapma gereken tek şey acı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.”
Kuyuya düşen eşek
Bir gün köylünün birinin eşeği kuyuya düşmüş. Hayvan saatlerce acı acı düştüğü kuyudan feryat edip duruyormuş. Köylü ise kuyunun başında oturmuş bu durumla nasıl başa çıkacağını düşünüp durmuş. Köylü düşünüp taşınıp yaşlı hayvanı o kuyudan kurtarmaya değmeyeceğine karar vermiş. Ona göre tek çare kuyuyu ve içindeki hayvanı toprakla örtmekmiş. Köyden birkaç komşusunu yardım için çağırmış. Ellerine almışlar kürekleri, başlamışlar kuyunun dibindeki eşeğin üzerine toprak atmaya. Zavallı hayvan anlamış başına gelenleri başlamış acı acı feryat etmeye. Fakat bir süre sonra şaşırtıcı bir şey olmuş, kürekler arttıkça hayvanın sesi de azalmaya başlamış ta ki sonunda neredeyse hiç sesi çıkmaz olmuş. Köylüler bu duruma meraklanmışlar ve neler olduğunu anlamak için kuyunun dibine baktıklarında bir de ne görsünler, her atılan toprak kuyuda katlar oluşturmuş ve hayvan onlardan silkelenerek neredeyse kuyunun ağzına kadar gelmemiş mi? Onlar şaşıra dursun bizim eşek atmış adımları, dışarı çıkmış sevinerek...
Hayat bazen bizimde üzerimize kürekle pis tozlar örter. Bunlarla başetmenin tek yolu yakınıp, sızlanıp durmak değil, şöyle bir düşünüp silkinmek ve tüm o tozlardan kurtulmak böylece aydınlığa adım atmaktır. Bu yoldan hiçbir zaman vazgeçmeyin, sadece silkinin, tozlar üzerinizden gitsin ve mutluluğa ulaşmanın şu 5 harika kuralını unutmayın:
1)      Kalbini kin ve nefretten koru
2)      Kalbini gereksiz endişelerden koru
3)      Basit yaşa, mutlu yaşa, içten sev
4)      Hayata karşı sen daha verici ol
5)      Hayattan her zaman daha az şey bekle
Gece yarısı
 Yıllar sonra çocuk evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş. Bir gün, gecenin bir yarısı saat 03:30 civarları telefonu çalmış. Telefondaki ses, annesinin sesiymiş.
-“Ne var anne, ne istiyorsun bu saatte, neden beni rahatsız ediyorsun? Sabah arasan olmaz mıydı gibilerinden, annesini azarlayıcı sözler sarfetmiş.
Annesi biraz buruk, biraz ağlamaklı bir ses tonuyla;
Bundan 25 yıl önce de bir gece yarısı 03:30’da sen beni rahatsız etmiştin.
DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN OĞLUM demiş...  
Armağan
Adam 3 yaşındaki kızını, gayet pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı. Yılbaşı sabahı küçük kızı paketi getirip,
-“Bu senin babacığım” dediğinde çok üzüldü. Acaba gereğinden fazlamı tepki göstermişti kızına. Bir gece evvel yaptığından utanarak kutuyu açtı. Fakat kutunun içi boştu. Kızına gere çıkıştı:
-“Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?”
Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı.
-“O kutu boş eğil ki baba! İçini öpücüklerle doldurmuştum!..”
Babası o kadar çok üzüldü ki koştu, kızına sarıldı. Beraberce ağladılar. Adam o kutuyu ömrünün sonuna kadar sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa,  morali bozulsa, kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgiyle doldurduğu hayali öpücüklerden birini çıkarırdı. Aslında bütün insanlara böyle bir kutu mutlaka verilmiştir. Zor zamanlarda bu kutuyu çıkarıp içine bakabilmeyi başarmak, mutluluğun anahtarlarından biri olsa gerek.”
Önyargı
Dr.Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okur:
“Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onu yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor, giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor.”
Bu olayı okuduktan sonra Dr.Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onlarında yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar. Daha sonra Ruskin, hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar. Fotoğraftaki doktorun altı aylık kızıdır. Dr.Ruskin, Amerikan Tıp birliği dergisindeki makalesinde (günümüzde çok yaşandığı gibi) gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır. Belki de hayatta yaşadığımız bir çok şey bize önyargılarımız ve bakış açılarımız tarafından dayanılmaz ve zor gözükebilir.
Sadece küçük bir gülümseydi
Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi. Bu gülümseme, adamın kendini daha iyi hissetmesine neden oldu. Bu mutlu hava içinde, yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dostuna teşekkür etmediği geldi aklına. Hemen bir not yazıp yolladı. Dost, bu sıcak teşekkürden öyle keyiflendi ki her öylen yemek yediği lokantadaki garson kıza yüklüce bir bahşiş bıraktı. Garson kız, ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu. O sevinç içinde akşam eve giderken kazandığı paranın bir kısmını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı. İki gündür boğazından tek lokma geçmemiş adam, öylesine minnettar oldu ki güzelce karnını doyurduktan sonra ıslık çalarak bir apartman bodrumundaki tek odasının yolunu tuttu. Öyle neşeliydi ki bir saçak altında titreşen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi. Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar oynadı, koşuşturdu durdu.
Gece yarısından sonra apartmanı bir anada dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu. Dumanın kokusunu alan köpek öyle bir havlamaya başladı ki önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman halkı... Anne babalar, dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar.
Bütün bunların hepsi, beş kuruşluk bile maliyeti olmayan, küçük bir gülümsemenin sonucuydu.    
Mutluluğu Beklerken
Önce evlendiğimizde hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi. Evlenince bir çocuğumuz doğduktan hatta ardından bir tane daha olduktan sonra hayatın daha iyi olacağına inandırırız. Çocuklar yeterince büyük olmadıkları için kızar, onlar büyüyünce daha mutlu olacağımıza inanırız. Bundan sonra, ergenlik dönemlerinde çocuklarla uğraşmamız gerektiği için öfkeleniriz. Kendimize, çocuklarımız bu dönemden çıkınca daha mutlu olacağımızı, yeni bir araba alınca, güzel bir tatile çıkınca, emekli olunca, yaşantımızın dört dörtlük olacağını söyleriz.
Gerçek ise şu andan daha iyi bir zaman olmadığıdır. Eğer şimdi değilse ne zaman?... Hayatımız her zaman mücadelelerle dolu olacaktır. En iyisi bunu kabul edip her ne olursa olsun mutlu olmaya karar vermektir. Yazar Alfred D.Souza der ki;
“Uzun zamandan beridir hayatın -gerçek hayatın- başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatımdı. Bu görüş açısı, mutluluğa giden bir yol olmadığını gösterdi. Mutluluk yoldur, öyleyse sahip olduğunuz her anın kıymetini bilin ve mutluluğu, vaktinizi harcayacak kadar özel biriyle paylaştığınız için, ona daha fazla değer verin. Unutmayın, zaman hiç kimse için beklemez.
Öyleyse;
Okulu bitirene kadar,
Çok para kazanana kadar,
Çocuklarınız olana kadar,
Çocuklarınız evden ayrılana kadar,
İşe başlayana kadar,
Evlenene kadar,
Cuma gecesine kadar,
Pazar sabahına kadar,
Yeni bir araba ya da ev alana kadar,
Borçları ödeyene kadar,
ilkbahara kadar,
sonbahara kadar,
kışa kadar,
         maaş gününe kadar,
         şarkınız söylenene kadar,
         emekli olana kadar,
         ölene kadar.....
 
Mutlu olmak adına, içinde bulunduğunuz andan daha iyi bir zaman olduğuna karar vermek için beklemekten vazgeçin. Mutluluk bir varış değil, bir yolculuktur.”
“Pek çokları mutluluğu insandan daha yüksekte arar, bazıları da daha alçakta. Oysa mutluluk insanın boyu hizasındadır.”  Konfiçyüs
Gül verende gül kokusu, seven insanda sevgi kalır
Uzun yıllar önce Çin'de Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisinindi kişiliği tamamen farklıdır buda onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır.
Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev onun ve kayınvalidesi ile arada kalan eşi içinde cehennem haline gelmiştir. Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ilaç hazırlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek, böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır.
Yaşlı adam genç kadına kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler. Sevinç içinde eve dönen Lif-Lif yaşlı adamın dediklerini aynen uygular.
Her gün en güzel yemekleri yaparak kaynanasının tabağına azar azar zehir damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diyeme ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayınvalidesice çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgârları esiyordu.
Genç kadın kendisini ağır bir yük altında hissetti yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı. Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu.
Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı. Sevgili Li-Li dedi; Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça oda dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz dedi. Eski bir Çin atasözü şöyle der; Gül veren elde gül kokusu kalır. Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandır.
Denemeyi Göze Alma Cesareti
Kral maiyetini önemli bir görev için sınamak istemiş. Birçok güçlü ve akıllı adam etrafına toplanmış. Kral onları bugüne kadar görüp görecekleri en kocaman kapının önüne getirerek şöyle söylemiş: "Siz akıllı insanlar, benim bir sorunum var ve hanginizin bunu çözebileceğini görmek istiyorum. Burada krallığımdaki en büyük ve en ağır kapıyı görüyorsunuz. Hanginiz bunu açabilirsiniz?"
Saray mensuplarından bazıları açamayız der gibi başlarını sallamış. Diğerleri, çevresindekilere göre daha akıllı sayılanlar, kapıyı daha yakından incelemiş, fakat onlar da açamayacaklarını kabul etmişler. Bu akıllı insanlar böyle söyleyince saraylılar sorunun çözülemeyecek kadar zor olduğunda fikir birliğine varmışlar.


Sadece bir vezir kapının yanına giderek onu şöyle bir gözden geçirmiş ve elleriyle yoklamış, açmak için çeşitli yolları denemiş, en sonunda kuvvetle yüklendiğinde ağır kapı açılmış. Meğer kapı zaten tam kapalı değilmiş ve açmak için deneme isteği ve yüreklilikle davranma cesaretinden başka bir şey gerekmiyormuş.
Kral vezire şöyle demiş: "Sadece gördüğün ve işittiğine bağlı kalmadan, kendi gücünü devreye soktuğun ve denemeyi göze aldığın için saraydaki görevi sen alacaksın."
Hayallerinizi Ertelemeyin
Frederick Smith 1944 yılında Mississipi"de doğmuştur. Erken yaşta babasını kaybetmiş, kendisi de küçük yaşta kemik hastalığına yakalanmıştır. Yale Üniversitesi’ne gittiği zaman, öğrencilerden ilerde ne yapmak istedikleri konusunda bir ödev hazırlamaları istenmişti. Frederick, Amerika"yı kapsayan bir dağıtım ağı kurmayı tasarladığını yazdı. Bu ödevi gören profesörü, onun kağıdına bakınca kafasını sallayarak, "Olanaksız bir şey düşünüyorsun" dedi ve kırık not verdi. Frederick, Yale"den mezun olduktan sonra Vietnam"da çarpışan Amerikan birlikleri arasında uçakla iki yüzden fazla sefer yaptı.
Sonra 1970 yılında iş hayatına atıldı ve işin uzmanlarına Yale Üniversitesi’nde öğrenciyken sınav kağıdına yazmış olduğu hayalinden bahsetti. Nitekim onun fikrini beğendiler ve hemen uygulamaya koydular. Uçak ve kamyonları satın almak için çok para harcandı. Bu işte çalışan personelin ücreti de yüklü bir meblağ tutuyordu. Fakat Frederick, olumlu düşünen, daima "Ben yapabilirim!" diyen bir insan olarak, birçok kişiyi bu işe para yatırmaya ikna etmişti.
Fakat 1973"de, ilk uçak sefere çıktığı zaman, Yale Üniversitesi’nde kendisine bu işin yürümeyeceğini söyleyen profesörün söyledikleri gerçekleşti. Bu iş için 25 uçak alınmasına rağmen, ilk seferde ancak on sekiz paket gelmiş, ayrıca bütün dünyayı sarsan o ünlü petrol krizi patlak vermiş ve taşıma ücretleri çok yükselmişti. İşler o kadar kötü gidiyordu ki, şirket uçaklara yakıt alacak parayı bulamıyor, pilotlar uçaklarına kendi kişisel kredi kartlarıyla yakıt alıyorlardı.
Bugün şirketin mal varlığı 8 milyar dolara ulaşmış bulunuyor. Şirkette seksen beş binden fazla elaman çalışırken, yılda taşıdığı paket sayısı bir buçuk milyona ulaşmış durumda. Bu paketler dünyanın her tarafındaki ülkelere büyük bir düzenle taşınmaktadır.
Hedefinizi Netleştirin
Dünyanın en iyi yüzücülerinden Şorence Chatwik"in yaşadıkları, kendindeki gelişmeyi ölçemeyen bir kişiye neler olduğunu gösteren güzel bir örnektir. Şorence Chatwik, 4 Temmuz 1952 tarihinde Pasifik Okyanusu"na dalarak, Kaliforniya"ya doğru yüzmeye başlar. Eğer bu denemesini başarıyla tamamlarsa bunu yapan ilk bayan yüzücü olacaktı.
Chatwik çok kararlı bir şekilde okyanusun sularına dalarak yüzmeye başladı. Ancak o gün yoğun sisten dolayı göz gözü görmüyordu, su ise aşırı derecede soğuktu. Bu zor deneme birçok insan tarafından televizyonlardan dakika dakika seyrediliyordu. Saatler ilerliyor, bir taraftan yorgunluk bir taraftan soğuk... Chatwik için dayanılmaz bir durumdu. Bu zorlu yüzüşe 15 saat dayandıktan sonra artık devam edemeyeceğini anlayınca kendisini sudan çıkarmalarını istedi. Yakındaki teknede bulunan annesi ve antrenörü karaya yaklaştığını belirterek yüzmeye devam etmesini söylediler. Ama Chatwik dönüp Kaliforniya sahillerine baktığında tek görebildiği yoğun bir sis tabakasıydı.
Az sonra Chatwik daha fazla dayanamayarak sudan çıktı. Dinlenip kendine geldikten sonra gazetecilerin "Kıyıya çok az bir mesafe kalmıştı niçin biraz daha dayanmadınız?" sorusuna "Bakın mazeret bulmak için söylemiyorum ama karayı görebilseydim başarabilirdim"      cevabını verdi.
Chatwik"in pes etmesi ne yorgunluktan ne de soğuktan kaynaklanıyordu. Sis yüzünden karayı göremediği için hedefine ulaşamayacağını düşündü ve yüzmekten vazgeçti. Kendisi iki ay sonra aynı mesafeyi yüzerek geçmiş ve rekor kırmıştır
Kendinize Engel Olmayın
1950"li yıllarda kamuoyunda; doktorların araştırmalarına dayanarak "bir mil dört dakikanın altında koşulamaz, bu insan fizyolojisi açısından mümkün değildir" yargısı vardı. Bu görüşler atletizmle uğraşan atletleri ve atletizm otoritelerini etkilemiştir. Atletizm otoriteleri ve atletler bu görüşün etkisinde kalarak bir mili dört dakikanın altında koşmayı hiç düşünmediler. Yarışmalarda bütün atletler artık rekor kırmak için değil sadece birinci olmak için koşuyorlardı.
Roger 1954 yılında yapılacak olan yarışa bir yıl kala bir mili dört dakikanın altında koşmak için hazırlanmaya başladı. Bu hedefine ulaşmak için tam bir yılı vardı. Bir yıl boyunca bütün fiziki çalışmalarını yaptı; ama Roger biliyordu ki bu yarışmada hedefe ulaşmak için sadece fiziksel antrenmanlar yeterli değildi. O her gün zihinsel antrenmanlar da yapmayı ihmal etmedi. Zihninde artık tek bir düşünce vardı: Hedefe ulaşmak. Hedef ise bir mili dört dakikanın altında koşmaktı. Bunun için bütün yolları deneyecekti. O, bu yarışa hazırlanmaya "Bir mili dört dakikanın altında koşacağım" diye başladı. Kendisine olan güveni tamdı. Zihninde hep bir yıl sonraki yarışı ve onun sonunda kıracağı rekoru düşünüyordu. Yarış başladığında tüm yarışçılar birinci gelmeyi düşünürken Roger rekora koşuyordu. Onun tek hedefi vardı, bir mili dört dakikanın altında koşmak.
Onu gerçekleştireceğinden şüphesi yoktu. Yarış Roger"in birinciliğiyle bitti. Onun için birinci gelmek önemli değildi. Skor borda yöneldi. Orada yazan rakam 3,59" du.
Roger başarmıştı. Bir yıl boyunca çaba sarf ettiği hedefine ulaşmıştı. Roger zaferi bedensel gücü ile değil, zihinsel gücü ile kazandı.
Roger"den sonra gelen birçok sporcu da zihnin gücünü keşfederek inanılması mümkün olmayan rekorlara imza attılar. Bir yıl içerisinde aynı rekoru 300 atlet kırmayı başardı. Artık sporcular inanılmazları gerçekleştirmenin formülünü %20 bedensel güç % 80 zihinsel güç olarak özetliyorlardı.
Hayallerinize Sahip Çıkın
Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun ortaöğretimi kesintilere uğramıştı. Orta ikideyken öğretmeni, büyüdüğü zaman ne olmak istediğini bir kompozisyon halinde yazmasını istedi.
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi. İki gün sonra öğretmen ödevi geri verdi. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "sıfır" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
Çocuk öğretmenine merakla sordu:
- Neden "sıfır" aldım?
Öğretmeni:
- Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal dedi, paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız. Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.
- Çocuk evine döndü, bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini öğretmenine hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü.
- Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin, "ben de hayallerimi"... O, orta 2. sınıf öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.
Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine:
- Sana simdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah"tan ki sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın
Kitap okurken dikkat etmemiz gereken hususlar nelerdir?
Her okuduğunu anlayamayacak seviyede olan kimselerin, öncelikle anlayabilecekleri bir kitaptan veya herhangi bir kitabın rahat anlaşılabilen bölümlerinden başlaması isabetli olur. 
Bu şekilde bir ilk okumayla kitabın usulü, üslûbu ve takdim şekline de vukufiyet kazanan okuyucu, daha sonra kitabı iyi anlayabilmek için baştan başlayarak bir kere daha okuması yararlı olur. Bu tür okumayla kişi okuduğunu bilir ve okuduğu malzemeyi rahatlıkla kullanabilir. Evet insan, bu şekilde bir okuma ile malzemeyi hafızasına iyice yerleştirmiş olur ve yerine göre onları değerlendirebilir.
Bazen çok kitap okuyan biri, okuduğu kitapların farkında olmayabilir. Her kitap bir yönüyle onun kafasına dağınık bir şeyler bırakır, gider. Bu bilgiler zihinde sistemli bir istife tabi tutulmasa da insan farkına varmadan, herhangi bir zamanda bazı meseleleri değerlendirirken, değişik mülahazalarının irade dışı olarak onun hafızasına uğrayan, dimağında kalan o düşüncelerle beslendiği olur. Evet! Çok okuyan kişinin beyninde gizli bir teyp varmış gibi hiç farkına varmadan pek çok şey kaydolmaktadır. Bu gizli disk ve diskteki malzemenin kullanılabilir hale gelmesi meselesi çok okumakla doğrudan alakalıdır.
Eskiler bir kitaba başlarken, üç şeyi bilmenin vâcip, dört şeyi bilmenin de câiz olduğunu söylerlerdi. Vâcib olan şeyler: a) Besmele (Bismillahirrahmanirrahim demek). b) Hamdele (Elhamdülillah demek) ve c) Salvele (sallallâhu aleyhi ve sellem gibi Peygamberimiz'e salât ü selam okumak). Câiz olan şeyler olarak da şunları söylerlerdi: a) İsm-i kitap; burada isim ile müsemmâ arasında münâsebet var mı? Yani kitabın ismi, muhteviyatını aksettiriyor mu? gibi konular üzerinde dururlardı. b) Fenn-i kitap; kitap hangi daldan ve konudan bahsediyor? Veya ilim dalının hangi yanından bahsediyor? c) Ta'dad-ı fusul; kitapta meselelere kaç fasılda yaklaşılmış? d) Tebyîn-i garaz: Bu kitabı yazmaktan maksat yani kitabın te'lifindeki gaye nedir?
Zannediyorum bu düşünceyi bugün de değerlendirmek mümkündür. Tabii kitabın muhtevasında sistem söz konusu ise. Bu itibarla kitabı yukarıda ifade edilen dört bir yanıyla kavramak ve o mülahazalar çerçevesinde anlamak, kitabı gerçekten okumak demektir. Yani isimle müsemma arasındaki münasebeti kavrama, ilgili olduğu fenne dair o kitabın yazılmasındaki espriyi anlama, sonra fasıl, mukaddime ve bölümlerinde eksik, gedik veya fazlalık olup olmadığını, nerelerde teferruata girildiğini öğrenme, kitap okumada esas olan unsurlardır. İfade ettiğimiz bu hususu Nur risalelerini okuyan bazı ilk Nur talebelerinin gerçekleştirdiği söylenebilir.
En ideal kitap okuma vakti
Eskiden temkinli oturarak kitap okumak tavsiye edilirdi. Ben de bazı kitapları okurken öyle yapmışımdır. Fakat daha sonraları bende yatarak okuma âdeti hâsıl oldu. Dört-beş saat üst üste kitap okuyacaksam, yatmak suretiyle okuma bana daha kolay geldi. Masada kitap okumanın bir müddet sonra beni sıktığını gördüm. Ama masa başında okuyamadığım kitaplarda önemli yerlerin altını çizerken çizgilerde kaymalar olduğunu da söylemeliyim. Hatta çizgilerin, bazen satırın içine, bazen de dışına çıktığı da oluyordu. Bir dönemde, sadece kitabın önemli yerlerini çizmekle yetinmeyip, onun kenarlarına, "Bu mütalaa başka yerdeki şu zatın dediği ile uyum içinde veya şurada mantıkî bir boşluk var. Burada bir tenakuz söz konusu, şurada hissî bir boşluk var, burada demagoji yapılmış." şeklinde kendi mütalaalarımı da not ediyordum.
Bir de kitap okuma vakti çok önemlidir. İnsan dinç iken kitap okumalı. Sabah kalktığı zaman veya kaylûleden sonra kitap okumanın istifadeli olduğunu gördüm.
Gece vakti kitap okumanın da faydalı olduğunu söyleyenler vardır. Bunda da bir hakikat payı olduğunu düşünüyorum. Fakat benim genel kanaatim şu ki: İnsan gece vakti biraz dinlenmeli, biraz da gecesini evrâd u ezkârla ihyâ etmeye çalışmalıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de bu husus şöyle ifade edilir: "Muhakkak ki geceleyin kalkıp ibâdet etmek daha tesirlidir ve Kur'ân'ı okuyuş adına da daha düzgün, daha sağlam bir tilavet sağlar." (Müzzemmil Suresi,73/6) Geceler, insanın ne dediğini ve ne anladığını en iyi şekilde ifade edebileceği bir zaman dilimidir. Bu zaman diliminde insanoğlu, Rabb'isiyle münasebete geçmeli ve O'nu duymaya çalışmalıdır. Bu açıdan, gecenin içinde insanın mutlaka Rabb'isine ayıracağı bir zamanı olmalıdır.
İyi yazmak için çok okumak gerekir
Türkiye'de az sayıda da olsa çok ciddi kitap okuyan kimselerin bulunduğu da bir gerçek. Esasen okumak bir yönüyle bir kültür ve tiryakilik meselesidir. Meselâ, çantada sürekli kitap taşıma, durakta beklerken okuma, arabaya binerken okuma, hatta arabayı kullanan kişinin bile eğer onda da bir merak varsa bazı şeyleri bantlara okutturup seyahat esnasında banttan dinleme hep okuma kültürü ile alakalıdır. Şu da unutulmamalıdır ki, bizim insanımız büyük çoğunluğu itibarıyla okuma fakiri ve düşünce özürlüdür.
Yazar olmayı düşünen bir insanın mutlaka çok yazması gerekmektedir. İstidadı olan da olmayan da elinden geldiğince bir şeyler yazmalıdır. Zira istidat varsa, ancak yazmak suretiyle ortaya çıkar. İnsan yazmayınca istidadının da var olup olmadığı belli olmayabilir. Hatta kanaat-ı âcizânemce, insan her alanda bir şeyler yazmalı ve tashihe de açık olmalıdır. Bence bu işe gönül verenler roman, tiyatro veya küçük oyunlar türünden eserler yazmayı bile denemelidirler. İleride o işi devam ettirmeseler de mutlaka yazmalıdırlar.
İyi yazmanın ya da yazabilmenin yolu değişik şeyler okumaktan geçer. Okunan eserler, bazen birbirine yakın, bazen de birbirine zıt şeyleri çağrıştırır: Sheaksper okuma insana, Jonben'i çağrıştırır; Nedim'i okumak da Baki'yi hatıra getirebilir. Önemli olan eli alışıncaya kadar yazmaktır. Daha sonra yazılan şeyleri yırtıp atmakta bir zarar yoktur. Ömer Nasuhi Hoca'nın birkaç roman yazdığı ve sonra yırtıp attığı söylenir.
 
Bir kitabın, ondan bazı şeyler çıkarıp yazabileceğimiz mülahazasıyla okunması çok iyi olur. O kitabın içinde önemli noktaları, önemli yerleri çizmek veya derkenar yapmak yahut bir hâşiye koyarak belirtmek ve sonra bir kere daha gözden geçirmek çok faydalıdır. Anlaşılması zor ve ciddi olan ağır eserleri ise üç veya beş defa okumak az sayılır. Ben bunu bir ifrat olarak görmüyorum. İnsan bir eseri her okuyuşunda aklına geleni derkenar etmelidir. Eğer gerekiyorsa veya isterse o istikamette bir şeyler de karalayabilir.
Yazmanın önemli yanlarından bir diğeri de, eseri yazdıktan sonra ifadesinden, üslûbundan o türlü düşünceleri takdim keyfiyetinden alın da muhteva zenginliğine kadar, kemal-i dikkatle bir fikrî eseri okuyor gibi birkaç defa okumaktır. İnsan, tıpkı bir şiiri tashih ediyor ve onu gerçek yörüngesine oturtuyor, şiiriyetiyle onu buluşturuyor gibi beş on defa onu tenkitçi gözüyle okumalıdır. İnsanoğlu hatalarla mâlul olduğundan ve söylediği sözlerin pek çoğunun uzun zaman hacâletini yaşadığından, bu hataların en asgarî seviyeye indirilmesi herhalde çok önemli olsa gerek.
ÖZETLE
1- Her okuduğunu anlayamayacak seviyede olan kimselerin, öncelikle anlayabilecekleri bir kitaptan veya herhangi bir kitabın rahat anlaşılabilen bölümlerinden başlaması isabetli olur.
2- İstifadenin azami seviyede olması için kitap okumanın vakti de çok önemlidir. İnsan dinç iken kitap okumalı. Sabah kalktığı zaman veya kaylûleden sonra kitap okumanın istifadeli olduğunu gördüm.
3- Okumak bir kültür ve tiryakilik meselesidir. Çantada sürekli kitap taşıma, durakta beklerken, araç içindeyken kitap okuma, okuma kültürü ile alakalıdır. Maalesef insanımızın çoğu okuma fakiridir
İki yıl okula gitti ÖSS’de 839. oldu
Leyla Uyan, Bingöl’ün Mutlaca Köyü’nde sadece ilkokul ikinci sınıfa kadar okula gidebildi. Dipolama-sını Halk Eğitim Merkezi okuma yazma kursunu bitirince alabildi. Ortaokul ve liseyi Açıköğretim’de bitirdi. Gündüz tarlayla uğraştı, hayvanlara baktı. Geceleri üniversiteye hazırlandı. ÖSS sonuçları açıklandığında sınava özel hocalar ve dershaneye giderek hazırlanan on binlerce öğrenciyi geride bırakmıştı. Sözel-2 alanında 339 puan aldı. 1 milyon 615 bin aday arasında 839’ncu olmuştu.
BUGÜN 23 yaşında olan Leyla Uyan, Bingöl’ün Solhan İlçesi’nin 100 haneli Mutluca Köyü’nde okula başladığında 9 yaşındaydı. Leyla, erkek kardeşi Hişar’la gittikleri okulun ikinci sınıfında karne aldıklarında son kez okul yüzü gördü. Çünkü terör nedeniyle okulu kapatıldı. Evde Türkçe bile bilmeyen annesi Remziye ile ilkokul 5’nci sınıfa kadar okuyan babası Mahmut Uyan, Leyla’nın evdeki diğer kızlarla aynı kaderi paylaşmasına üzüldü. Erkek kardeşi Solhan’daki YİBO’ya gönderildiğinde Leyla, yine de umudunu yitirmedi.
TARLADA KLASİKLER
Okulunun kapatıldığı 1993 yılından itibaren Leyla, eline geçen tüm kitapları okudu. Hayvanları güderken, evin temizliğini yaparken, tarlada çalışırken, bağ bahçe işleri ile uğraşırken yanında dünya klasikleri vardı. SSK’da memur olan ağabeyi Aydın Uyan’ın getirdikleri yetmeyince köye gelen gidenden kitap istedi. Ama yazı yazmayı öğrenemedi. Bingöl Halk Eğitim Merkezi’nin okuma yazma kursu açtığını duyan ağabeyi Aydın, Leyla’yı Bingöl’e yanına aldı. Burada kurslara giden Leyla, ilkokul diplomasının sahibi oldu.
ÖĞRETMENDEN DESTEK
Leyla Uyan, diplomasını aldıktan sonra Açıköğretim’le önce ortaokulu bitirdi. Açıköğretim Lisesi’ndeki derslerin sınavlarına 1-2 ay kala gece yarılarına kadar çalıştı. Her dersi okuyarak anladı, ancak matematiği bir türlü kavrayamadı. 2.5 yılda liseyi de bitirdi. Ardından abisinin desteği ile merkezdeki Uğur Dershanesi’ne gitti. Öğretmenleri ondaki azmi görünce ders sonrası konuları tekrarladı. Geceleri öğrendiklerini tek tek çalıştı.
Sınav sonrası fazla soru yapmadığını düşünüyordu. Ama, 120 soruda sadece 5 yanlışı vardı. Müjdeli haberi yine ağabeyi Aydın Uyan’dan aldı. Sözel-2 puanı 339.732 idi. 98.899 ortaöğretim başarı puanı ile birlikte hesaplanan bu puanı ile Türkiye 839’ncusu olmuştu. Şimdi tüm tercihlerini öğretmenlikten yana kullanacak. Türkçe öğretmeni olacak.
Kardeşim okula gittiğinde keşke ben de erkek olsaydım dedim
Leyla, duygularını Hürriyet’e şöyle anlattı: "Okulum kapandığında büyük hayal kırıklığı yaşadım. Hep açılmasını bekledim. Çünkü, kız olduğum için ilçeye ve merkezdeki yatılı okullara gidemiyordum. Bir kapı açılsın istedim. Ama, o kapı açılmadı.
Ağabeyimin desteği ile önce ilkokul diploması aldım. Ondan sonra umudumu hiç yitirmedim. Arkadaşlarımdan daha fazla çalıştım. Bulduğum her boşlukta koltuğumun altındaki kitabı okudum. Kitabın ne olduğu önemli değildi. Birçoğunu anlamıyordum. Ama olsun, okuyordum. Şimdi, üniversiteyi kazanınca, köydeki kızlar bana imreniyor. Yapamayacağımı düşünüyorlardı. Derece beklemiyordum. Ama, şimdi hem kızlara, hem de doğudakilere umut oldum. Çok mutluyum."
 
Reklam
 
Takvim
 

 
Önemli Linkler
 

::TC Kimlik No
::Vergi Kimlik No
::SSK Hizmet Dökümü
::İnternet Vergi Dairesi
::Motorlu Taşıtlar Vergisi
::Telefon Rehberi
::ÖSYM Sınav Sonuçları
::KPSS Sonuçları
::KPDS Sonuçları
::Diğer Sınav Sonuçları
::ÖSYM Sınav Takvimi
::Milli Eğitim Bakanlığı
::Üniversiteler
::Sağlık Bakanlığı
::Emekli Sandığı
::Ssk
::Adalet Bakanlığı
::Emniyet Genel Müdürlüğü
::Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
::Bakanlıklar
::Valilikler
::Belediyeler
::Kaymakamlıklar
::Silahlı Kuvvetler
::Sivil Toplum
::Elçilik - Konsolosluklar
::Avrupa Birliği
::K.K.T.C.
::Turizm
::Son Depremler

 
Bugün 13 ziyaretçi (29 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=